Kategoriler

30 Ekim 2015 Cuma

Şikago Mezbahaları

Bugün Upton Sinclair'in realist imgelerle bezeli romanı Şikago Mezbahaları'ndan bahsetmek istiyorum. Elime 1964 basımı geçti, " The Jungle " olarak. Çevirilerin, çevrildiği dilde birebir anlam bulamamasının en iyi örneklerinden biri olarak gösterebilirim bu kitabı, hem de sadece kitabın ismiyle. Dilin yetersiz kaldığı yerlerden biri mi dersiniz sizce de?

Kitabın içeriğine geldiğimde ise, kitap görkemli bir düğün ile başlıyor. Geleneksel bir Litvanya düğünü, evlerinden uzak insanlar, asimile olmaya karşı verilen mücadele daha ilk sayfalarda kendini gösteriyor. Yeni ve büyük umutların yegane temsilcisi bir Amerika, kazanın çok kazandığı, kaybedenin her şeyiyle kaybettiği bir sistem, bu sistem içinde çocuklardan en yaşlısına kadar ezilenler, parçalanan aileler. Ölümlerin sıradanlaştığı, sıklaştığı, insan hayatının önemsenmediği, hırsların etik duyguları yok ettiği bir inanç sistemi... Hepsi kitabın sayfalarında birebir karşınıza çıkıyor. İnsanın gücünün yok olduğu, karşısında durmayı bile düşünemediği bir çarkın keskin dişlileri arasında yok olan onlarca hayata tanık olabiliyorsunuz.
Sinclair ise mezbahaların tasvirleri ile birebir realist yazım stilinin doruğuna çıkıyor, olay örgüsü objektif bir şekilde kaleme alınıyor, her şey en ince ayrıntısına kadar tasvir ediliyor. Toplumsal sorunlar ve sosyal hayat birebir olarak romanın her cümlesini sarmış durumda. Şehrin caddeleri,sokakları, evleri, aileleri, şehirde ne olup bitiyor Sinclair'in usta kaleminden okuyucuya aktarılıyor. 





18 Mart 2015 Çarşamba

Mango Sokağı'ndaki Ev

Catcher in The Rye'dan The House of Mango Street'e

Yıllar önce Sandra Cisneros'un Eleven adlı kısa öyküsüne denk gelmiş, Latin bir kız olan Rachel'in onbirinci doğum gününün Bildungsroman'a konu oluşunu okumuştum. O günden sonra Sandra Cisneros'un Mango Sokağı'ndaki Ev'ini okumak istemiştim ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Bir gecede bitirdiğim, yine Bildungsroman'dan parçalar taşıyan bir roman.

Chicago'da Porto Rikolu ve Meksikalı-Amerikalılar ile büyümüş genç Esperanza'nın deneyimlerine tanık oluyor, onun yaşadığı yere, aslında göstermekten utandığı evine konuk oluyor, mahallesindeki kadınları, insanları gözlemleyip inceden eleştirilerini okuyoruz.

Eleştirel gözlerimlerin, çocuk samimiyeti ile okuyucuya sunulduğu kitapta, Esperanza'nın hayalleri ve planları yaşadığı evle; yani Mango Sokağı'ndaki evle özdeşiyor.

Kendine ait sade, sadece onun olduğunu bilmesi bile yeterli olan ev hayali olan Esperanza'nın Mango Sokağı'ndan ayrıldıktan sonra asla geri dönme gibi niyeti olmadığı açıkça görülüyor. Fakat işte o eşikten geçtiği an, tıpkı uçurumun kenarından düşen çocukları tutan, onları kurtaran kişi olarak gören Holden Caulfield (bkz.Çavdar Tarlasındaki Çocuklar) gibi Mango Sokağı'ndan geri gelmek için gittiğini, orda yaşayanlar ordan çıkamayanlar için geri geleceğini söyleyerek kitabı bitiriyor Esperanza

Kitabın başında Sandra Cisneros'un öğretmenlik yaptığını,Chicago'nun varoş mahallelerinde yaşayan, hayattaki sorunları edebiyat terimleri öğrenmekten, edebiyatın ne olduğu tartışmaktan daha önemli olan, aralarında babasından dayak yemiş, can güvenliği için endişe içinde olan öğrencilerin bulunduğu sınıfta, Cisneros'un öğretmeye çalıştığı şeyleri sorgularken görüyoruz. Aslında Esperanza da Cisneros muydu? Kitabın sonu aslında kitabın başı mıydı?