Kategoriler

31 Ocak 2016 Pazar

Animal Farm


Animal Farm
George Orwell
1945
Political Satire



I know how it sounds, you may think that it is just a criticism of socialism. Well, yes i can say that it may be true but have you ever stop to think about that if it is just a criticism of socialism why all readers see the collapse of capitalism? And after its collapse why Orwell served it as a victory? Let me explain it, in the beginning of the book we read the rebellion of the animals and their rejection of unfairness. And also Mr Jones just run away. All of you know that each animal  and each person symbolize the certain characters in the real world-don't worry i won't mention that-
Anyway I just agree with the people who think that Animal Farm criticizes the misunderstanding of socialism and that George Orwell used his wonderfull satire in the novel to criticize the "People" who devastate socialism.








30 Ekim 2015 Cuma

Şikago Mezbahaları

Bugün Upton Sinclair'in realist imgelerle bezeli romanı Şikago Mezbahaları'ndan bahsetmek istiyorum. Elime 1964 basımı geçti, " The Jungle " olarak. Çevirilerin, çevrildiği dilde birebir anlam bulamamasının en iyi örneklerinden biri olarak gösterebilirim bu kitabı, hem de sadece kitabın ismiyle. Dilin yetersiz kaldığı yerlerden biri mi dersiniz sizce de?

Kitabın içeriğine geldiğimde ise, kitap görkemli bir düğün ile başlıyor. Geleneksel bir Litvanya düğünü, evlerinden uzak insanlar, asimile olmaya karşı verilen mücadele daha ilk sayfalarda kendini gösteriyor. Yeni ve büyük umutların yegane temsilcisi bir Amerika, kazanın çok kazandığı, kaybedenin her şeyiyle kaybettiği bir sistem, bu sistem içinde çocuklardan en yaşlısına kadar ezilenler, parçalanan aileler. Ölümlerin sıradanlaştığı, sıklaştığı, insan hayatının önemsenmediği, hırsların etik duyguları yok ettiği bir inanç sistemi... Hepsi kitabın sayfalarında birebir karşınıza çıkıyor. İnsanın gücünün yok olduğu, karşısında durmayı bile düşünemediği bir çarkın keskin dişlileri arasında yok olan onlarca hayata tanık olabiliyorsunuz.
Sinclair ise mezbahaların tasvirleri ile birebir realist yazım stilinin doruğuna çıkıyor, olay örgüsü objektif bir şekilde kaleme alınıyor, her şey en ince ayrıntısına kadar tasvir ediliyor. Toplumsal sorunlar ve sosyal hayat birebir olarak romanın her cümlesini sarmış durumda. Şehrin caddeleri,sokakları, evleri, aileleri, şehirde ne olup bitiyor Sinclair'in usta kaleminden okuyucuya aktarılıyor. 





18 Mart 2015 Çarşamba

Mango Sokağı'ndaki Ev

Catcher in The Rye'dan The House of Mango Street'e

Yıllar önce Sandra Cisneros'un Eleven adlı kısa öyküsüne denk gelmiş, Latin bir kız olan Rachel'in onbirinci doğum gününün Bildungsroman'a konu oluşunu okumuştum. O günden sonra Sandra Cisneros'un Mango Sokağı'ndaki Ev'ini okumak istemiştim ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Bir gecede bitirdiğim, yine Bildungsroman'dan parçalar taşıyan bir roman.

Chicago'da Porto Rikolu ve Meksikalı-Amerikalılar ile büyümüş genç Esperanza'nın deneyimlerine tanık oluyor, onun yaşadığı yere, aslında göstermekten utandığı evine konuk oluyor, mahallesindeki kadınları, insanları gözlemleyip inceden eleştirilerini okuyoruz.

Eleştirel gözlerimlerin, çocuk samimiyeti ile okuyucuya sunulduğu kitapta, Esperanza'nın hayalleri ve planları yaşadığı evle; yani Mango Sokağı'ndaki evle özdeşiyor.

Kendine ait sade, sadece onun olduğunu bilmesi bile yeterli olan ev hayali olan Esperanza'nın Mango Sokağı'ndan ayrıldıktan sonra asla geri dönme gibi niyeti olmadığı açıkça görülüyor. Fakat işte o eşikten geçtiği an, tıpkı uçurumun kenarından düşen çocukları tutan, onları kurtaran kişi olarak gören Holden Caulfield (bkz.Çavdar Tarlasındaki Çocuklar) gibi Mango Sokağı'ndan geri gelmek için gittiğini, orda yaşayanlar ordan çıkamayanlar için geri geleceğini söyleyerek kitabı bitiriyor Esperanza

Kitabın başında Sandra Cisneros'un öğretmenlik yaptığını,Chicago'nun varoş mahallelerinde yaşayan, hayattaki sorunları edebiyat terimleri öğrenmekten, edebiyatın ne olduğu tartışmaktan daha önemli olan, aralarında babasından dayak yemiş, can güvenliği için endişe içinde olan öğrencilerin bulunduğu sınıfta, Cisneros'un öğretmeye çalıştığı şeyleri sorgularken görüyoruz. Aslında Esperanza da Cisneros muydu? Kitabın sonu aslında kitabın başı mıydı?



11 Aralık 2014 Perşembe

The Age of Innocence / Masumiyet Çağı



Masumiyet Çağı
Edith Wharton
1920
Amerikan Edebiyatı



1900lerin başındaki New York, aristokrasisi ve sarsılmaz kurallarıyla bulunduğu çağa hükmetmekte. Yine o kuralları koyan toplumun yetiştirdiği bir kadın bu sefer onlara kafa tutmakta.

Boşanmanın ve boşanan kadının toplumun başına geleceği felaket olarak görüldüğü muhafazakar New York'ta bir tür kaçış öyküsüne tanık oluyoruz. Avrupa ve Amerika arasındaki sürtüşme ve ayrılıklar kitapta kendini gösteriyor. İçinde bulunduğu toplumdan kaçış arzusu ana karakterlerde baskın olarak karşımıza çıkıyor.

Yazar Edith Wharton eleştirilerini keskin bir şekilde topluma yöneltiyor. Muhafazakar ve renkleri asla görmek istemeyen, katı kuralları olan içi boş o toplumu hedef almış durumda. O dönemlerde içinde bulunduğu üst sınıf ailelerin oluşturduğu toplumun kuralları ve tabuları olduğunu ve bunun dışında bir şeyler görüldüyse eğer, kolaylıkla toplumdan dışlanıldığını anlıyoruz. Boşanmak özellikle de kadın için boşanmak tahammül edilemez bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların boşanmaması gerektiği, kocalarının yanında olması gerektiği, ataerkil sistemin yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu eleştiriler Ellen üzerinden verilmiş durumda.

Wharton'ın da boşanmış bir kadın olduğunu söyleyelim, Ellen'ın dışlanmışlığı, hatta ailelerin mutluluğuna engel olabilecek bir sebep olarak gösterilmesi ve kendi haklılığı ve kararlığı nedeniyle toplumun dışına itilmeye çalışılması romanın tamamına yayılmış durumda. Wharton'ın yaşadıklarından ilham almış olmalı ve yine biyografik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.

Diğer bir eleştiri ise,aile kavramının ve ailenin içinde yaşadığı toplumun çok önemli olduğu, onu korumak için her şeyi yapma yükümlülüğünden doğan bir birey toplum çatışmasının oluşması ve kişinin asla kendi hayat seçimlerini yapamaması. Yaptığında ise Ellen gibi toplumun dışına atılmak istenilmesi.


Age Of Innocence
Edith Wharton
1920
American Literature

At the beginning of the 1900s New York City with its aristocracy and strict rules, dominated that age. However, the woman who was raised by the same society resists them bravely.

We witness a kind of escape story in conservative New York where divorce and divorced women were considered as a disaster. Conflicts and differences between Europe and America are manifested in the book. Desire to escape from society shows itself in the main characters

Edith Wharton sharply criticizes society. She aims to conservative and hollow New York City which has strict rules and cannot see the colors of life and  We can easily understand that the society is composed of upper-class families which have rules and taboos additionally if anyone broke these rules and taboos s/he easily would be excluded from society. Divorce emerges as an intolerable thing, especially for women. The idea that women should not divorce and they need to be with their husbands emerges as a reflection of patriarchy. Wharton criticizes these issues with Ellen.

Ellen's exclusion and that shown as a reason that might prevent the happiness of families and tried to be excluded from society because of her decisions have spread to the entire novel. Wharton must have been inspired by her own life then again we can say that the novel has biographical features.

Another criticism is the individual and society conflict stems from the idea that family is important and an individual has to do everything to protect his/her family so s/he cannot make his/her own choices
Even if s/he makes, s/he will be excluded from society just like Ellen.


1 Aralık 2014 Pazartesi

A Farewell To Arms

1900lerin ilk yarısında, dünyanın şahit olduğu savaşlar kendini o dönemlerin romanlarında, bazen biyografilerin kimliğinde, bazen olayların geçtiği yerde, bazen de hayat görüşlerinin sorgulandığı yerde buluyor.

Romanı Frederic Henry'nın anlatımıyla okuyoruz, gelecek kaygısı olmayan bir karakter olan Henry'nin romanın ortalarında tam tersine gelecek kaygılarını taşıdığı ve sonunda ise gelecek için beklentilerinin sancılı bir sürece girip bir anda yok olduğu görüyoruz. Savaşa karşı olan eleştiri en başından beri kendini hissettiriyor, bunu kolayca anlayabiliyoruz. Gelecek için yapıldığı iddia edilen bir savaş zincirinin, bireyleri derin bir buhrana sürüklemesi, vadettiği geleceği asla vermemesi irdelenen konular arasında. İnsanın ruhunu paramparça eden bir canavar olarak karşımıza çıkıyor savaş, hem de savaşa gönüllü olarak katılan ve bu inanca bağlı olan birinin gözünden.

Savaşta askerlerin etik sorgulamaları, ruh durumları detaylı ve eleştirel bir şekilde ele alınıyor. Bu sorgulamalardan yola çıkan roman, karakterlerin değişimleri üzerinde yoğunlaşıyor. Aşk ise yine kaçınılmaz gibi duruyor.

Biyografik özellikler taşıdığını da hemen belirtelim. Hemingway'in 1918 yılında orduda bulunur ve İtalya'da Kızılhaç'a ambulans şoförü olarak katılır ve orada hemşire Agnes von Kurowsky'ye aşık olur.  Kurowsky ve Hemingway evlenmeyi planlar. Cephede yaralanan Hemingway tedavisinin ardından ülkesine geri döner. Kurowsky gönderdiği mektupta İtalyan bir subayla nişanlandığını yazar.

Hemingway'in A Farewell to Arms'ı yazmasına katkı sağlayan Kurowsky, romanda kendini Catherine olarak buluyor. Rol dağılımlarına baktığımızda, hemşire olan bir Cathrine, oldukça uysal, yumuşak başlı ve Henry'nin otoriter tavırlarına uysallık gösteriyor, ama bunu abartılı olarak algılamaktansa, hafif dokunuşlarla verildiğini söyleyebiliriz. Erkek karakterlerin oldukça baskın, yetkili rütbelerle tanıtılan etkileyici karakterler olarak verilmesi de göze çarpıyor.

Otobiyografi ögeleri ile bezenmiş, aşk ve savaş arasında kalınmış hayatların sonunun hüsranına tanık oluyoruz. Dönemin romanlarına hakim olan konu olan yalnızlık yine kendini gösteriyor. Roman Henry'nin yalnızlığı ile birdenbire biterken savaş ve etkileri yer yer örtük bir dille de anlatılsa da yine eleştirilerin hedefi oluyor. Sert bir eleştiri gördüğümüzü söyleyemeyiz ama aşkın, arkadaşlığın ve etik değerlerin savaştan üstün tutulduğu bir roman sunulmuş okurlara.



25 Kasım 2014 Salı

Catcher in The Rye

Amerikan Oluşum romanları arasında başı çeken J.D Salinger'ın 1951 yılında yayınlanmış bu kitabında 13 yaşındaki Holden'ın yatılı okulundan kaçıp, " eve gitmeme " serüvenini görüyoruz. Modern zamanların Odisseas'u diyerek bir ironiye götürebilir mi acaba diye sorgulatmakta bir yerde.
Holden kendi dünyası içerisinde "phony" olarak adlandırdığı, yapmacık insanlardan uzaklaşmakta, topluma gönderiler yapmakta olduğunu görüyoruz.
Kendini, uçurumun kenarından düşmekte olan çocukları tutan ve kurtaran biri olarak gören modern zamanların bir kahramanın öyküsü aslında. Kahraman kelimesini sonuna kadar hak ediyor Holden. Uzaklara gitmek isteyen ama gidemeyen, sebebini kızkardeşinin mutluluğunda bulan bir kahraman.

Kimlik oluşturma sürecine tanık olarak okuyucuyu koyan Salinger, bu kimlik oluşturma sürecinde psikolojik ve sosyal yaptırımları harmanlayarak, toplumsal eleştirilerle kitabı okuyucularına sunuyor. Aileyi temele alan bu kimlik süreci, çözümünü yine aile temellerine dayandırıyor.

Salinger, günlük konuşma dilini kullanarak, eğlenceli bir anlatımla okuyuculara sunuyor. Yer yer sizi gülümsetiyor.

Bir solukta bitirilesi bir roman.